LISTEN

2009 Academic Year Closing Lecture

PROF. DR. TOSUN TERZIOGLU (26 Haziran 2009) Konusmasinin Tam metni

2008-2009 Akademik Yili Kapanis Dersi konusu olarak kendi egitimimi seçtim.

Tabii egitim, sadece okullarda olmuyor, okul disindan da çok sey ögreniyorsunuz. Arkadaslarinizdan, ailenizden, akrabalarinizdan, mahallenizden, gittiginiz futbol maçlarindan vesaire. Gazetelerden, okudugunuz kitaplardan, gördügünüz filmlerden, gerçi benim çocuklugumda televizyon yoktu ama televizyondan, internet tabii ki yoktu, internetten, bunun gibi birçok araçtan bir seyler ögrenebiliyorsunuz. Yani okullardaki egitimimizin yani sira bir de okul disindaki egitimimiz var.

Egitim denince iki kitap aklima geliyor, bunlardan bir tanesi bir Amerikalinin, önemli bir Amerikali politikaci aileden gelme, Ingilizcesi “The Education of Henry Adams” yani Henry Adams’in egitimi. Henry Adams, üyeleri arasinda iki Amerikan Baskani olan önemli bir politikaci aileye mensup. 19. yüzyil ile 20. yüzyilin baslarinda yasamis olan Henry Adams bu kitabi, kendi egitimini ana eksen alarak Amerikan egitim sistemini ve ayni dönemde dünyadaki egitim sistemini yer yer de acimasizca elestirmek için yazmis. Öyle ki, ilk yazdigi zaman bundan çok sinirli sayida bastirmis ve sadece dostlarina dagitmis. Ölümünden sonra tekrar basilmis ve oldukça da begenilmis, etkili olmus. Diger bir kitap ise çok farkli. Yazari da çok farkli. Takma ismi Maksim Gorki olan bir Rus. Bu önemli Rus yazarin kitabi: “Benim Üniversitelerim”. Maksim Gorki’nin hayati Henry Adams’in hayatina hiç benzemiyor. Çünkü, hatirladigim kadariyla sadece bir yil veya bir yildan az okula gidebiliyor. Babasi ölüyor, bütün ailesi dagiliyor, çok fakir. “Benim Üniversitelerim” hayat üniversitesini anlatiyor, nerede neyi ögrendigini. Mesela 8 yasindayken Volga Nehri üzerindeki bir gemide asçiya yardimci olarak ise giriyor. Asçi isini iyi yapiyor muymus, ona yemek yapmasini ögretmis mi bilmiyorum ama Maksim Gorki’nin yazar olmasina sebep olmus. Bu konuda bir de büyükannesinden etkilendigi söylenir.

Kisiligimden çok söz etmek istemiyorum ama benim hayatim ne Henry Adams’a benziyor ne de Maksim Gorki’ninkine. Ne Gorki gibi acili bir hayatim oldu, ne de Henry Adams gibi politikacilarla, önemli kisilerle dolu ve çok geriye giden bir aileden geliyorum. Özgeçmis yazarken yazdiginiz ad-soyad, dogum tarihi, bitirdiginiz ilkokul, lise, üniversite gibi kisisel ve egitim durumunuzu belirten bilgiler asagi yukari 8-10 satirdan ibarettir. Ama buralarda ne ögrendiniz, ne yaptiniz, nasil hissettiniz, ilk gittiginiz gün okulda duygulariniz neydi, onlari kimse size sormaz, yazmazsiniz da zaten. Evet ben 13 Mart 1942’de dogdum, esasinda o da yanlis, 14 Mart gecesi zannediyorum, belki de hatta 15 Mart sabaha karsi. Egitimim, Koca Ragip Pasa Ilkokulu Laleli’de, orta ve lise Robert Kolej, lisans Newcastle Üniversitesi, doktora Frankfurt Üniversitesi; böyle diyerek konusmayi burada bitirebilirim ama bitirmeyecegim.

Simdi bunu geçelim ve diyelim ki biriyle tanistiginiz zaman sohbete baslamak için eskiden “Efendim siz kimlerdensiniz?” diye sorulurdu. Simdi çok kisaca ben kimlerdenim onu size söyleyeyim:

Annem Meliha Cevdet, daha sonra soyadi Inay olan bir fizyolog, bir fizyoloji profesörü. Kendisi Somali, Manisa Soma. Babasi Ahmet Cevdet Bey, annesi Gilman Hanim, üç kiz kardesten en büyügü; Meliha, Hesna, Müstesna. Müstesna teyzeme, ona simdi artik Müstesna Teyze diyorum, eskiden hep küçük teyze derdim. Evlendikten sonra ona artik yalnizca Müstesna Teyze dememi istedi. Bu benim için önemli, çünkü bir anlamda benim büyük ablamdi, ben tek çocugum.

Babam ise Kayserili, Nazim Bey, Ahmet Nazim Bey. Onun babasi Kolagasi Yusuf Bey, annesi Hatice Hanim, Sicimzadelerden. Yarin mezuniyet törenimizde orkestramizin basinda olacak olan Ayhan Sicimoglu’yla o bakimdan akrabayiz ve onlar da üç kardes, babam ortanca. Fakat babam babasini pek tanimazdi, hatirlamazdi kolay kolay, çünkü Sarikamis’a gidiyor ve geri dönmüyor. Babam 4 yasinda o sirada. Babam Istanbul Erkek Lisesi’nde okuyor. O dönemde aile epeyce sikinti içerisinde oldugu için, babamin okuyabilmesi için, agabeyi okulu birakiyor. Lisenin son yilini Izmir’de, Izmir Lisesi’nde okuyor. Oradaki matematik ögretmeninin ünü dolayisiyla, oradan mezun oluyor. Daha sonra devletin açtigi sinavi kazanarak Almanya’ya Göttingen’e gidiyor. Göttingen Üniversitesi’nde matematik derecesini aliyor, Münih’te doktora yapiyor, Istanbul Üniversitesi’ne dönüyor. O bir matematikçi.

Annem ise 10 yasinda Soma’dan ayriliyor, dedem tüccar esasinda, çok entelektüel bir insan degildi ama herhalde çagina göre çok aydinlik bir insandi. Üç kizini da okutmus. Annem, Arnavutköy Kiz Koleji’ne geliyor. Bugün Robert Koleji dedigimiz okul o zaman iki parçaydi; Amerikan Kiz Koleji ve Robert Kolej. Orayi bitirdikten sonra Amerika’ya gidiyor, biyoloji okuyor, Yale’de fizyoloji doktorasi yapiyor Istanbul’a dönüyor. Yani, ben ve ailem “sayisalciyiz” ne yapayim, yani yapacak bir sey yok.

Simdi ismim nereden geliyor? Esasinda 13 Mart günü önemli, benim hayatimdan önce önemli, çünkü annem üniversiteden, Beyazit’tan Laleli’ye dönerken o kis günü Koska’daki cigercinin önünde ayagi kayiyor düsüyor. Düsünce hastahaneye kaldiriliyor ve ben beklenenden 10-15 gün önce biraz olayli bir sekilde dogmusum. Babamin anlattigina göre o kadar zayifmisim ki bebek olarak beni havaya kaldirdiginda öbür taraf gözükürmüs. Fakat babam esprili bir insandi, iste yok hiç merak etmeyin bu “tosun gibi” olacak falan derken benim ismim öyle kalmis. Belki biraz münasebetsiz bir isim ama, ne yapacaksiniz yani öyle.

Tek çocuktum, esasinda 3-4 yasina kadar evde babaannem vardi, çünkü annem-babam da çalisiyor. Tek çocuk olmanin birtakim avantajlari var, dezavantajlari da var, devamli büyüklerin konusmasini dinliyorsunuz, oradan bir seyler ögreniyorsunuz veya çok caniniz sikiliyor.

Peki, formel egitimle Koca Ragip Pasa Ilkokulu’ndan önce nerede tanistim? Esasinda Bern’de tanistim. Annem ve babam bir arastirma bursu kazanarak yazin dört ayligina Isviçre’ye Bern’e gittiler. Beni de götürdüler. Bern’de bana bakacak kimse olmadigindan, beni bir yuvaya, Almanca “Kindergarten”a gitmeye ikna ettiler. Ikna etmeleri de söyle oldu: Yuvanin bahçesinde bir kum havuzu vardi. “Bak kum havuzunda oynarsin” dediler, benim çok bayildigim bir sey. Yuvaya gittim, ama çok küçüktüm, küçücük bir çocuk. Isviçreliler masallah bayagi büyük, yaslari da benden büyüktü galiba, ben sanirim 5 yasinda falandim. Diger çocuklarla konusabilmek için hiçbir dil bilmiyorum o zaman, bir de devamli yagmur yagiyor. Birinci gün bahçeye falan çikmadik, kum havuzunu pencereden seyrettim. Ikinci gün çikmadik, üçüncü gün çikmadik, dördüncü gün çikmadik ve besinci gün ben yuvadan gizlice kaçtim. Yani, kapiyi açip –nasil olduysa- kimse farkina varmadan kaçtim. Epey bir süre Bern sokaklarinda yürüdüm çünkü sabahlari oraya tramvayla ya annemle ya da babamla birlikte gelirdik. Bu yürüyüsün sonunda kaldigimiz pansiyonu buldum. Pansiyonun önünde annem, babam, pansiyon sahibi, oradaki Türk arkadaslari ve bir kaç polisin de oldugu bir grup beni karsiladi. Iste okulla tanismam böyle oldu. Bundan sonra hep böyle egitimle ugrastim.

Bir baska egitim de tabii suydu: O zamanlar seyahate hangi araçla giderdik? Gemiyle giderdik, çünkü uçak pek yoktu, varsa da çok pahaliydi. Denizyollari’nin meshur Ankara Vapuru’yla yaptigimiz daha ilk seyahatimizde sunu kesfettim: Vapur kalkti, Pire’ye ugradi, Pire’den sonra Mora’yi dönerken Mataban burnunun açiklarinda bir firtinaya tutulduk. Gemideki yolcularin hepsi perisan, annem zaten kafasini kaldiramiyor, babam biraz gayretle bir seyler yapmaya çalisiyor, bana bakmaya çalisiyor falan ama o da perisan. Etrafta pek kimse yok, ben tamamen özgürüm. Ne mutlu bir sey, megerse beni deniz tutmuyormus, gayet büyük bir mutluluk. Ben geminin her tarafini dolasiyorum, yukarilara çikiyorum, iniyorum, kimse bana karisamiyor. Iste denizin özgürlük oldugunu orada ögrendim. Hatta öyle ki, - Denizyollari’nin gemilerinde çok güzel yemekler verilir- yemek yeme konusunda mizmiz bir çocuktum. Hatta annem yemekte herhalde tesvik olsun diye bana her yemegin içinde ne kadar protein, ne kadar kalori oldugunu anlatirdi, bütün vitaminleri ögrendim daha okuma falan bilmeden, A harfi ne diye bilmeden ben A vitaminin faydalarini, zararlarini, nerede oldugunu falan gayet iyi biliyordum veya C veya B. B’ler biraz karisikti, B1, B2, B6, B12 falan diye gidiyordu. Aralarda yok muydu bilmiyorum, yani B8 neden yoktu onu bilmiyorum ama zor yemek yerdim. Fakat herkesi deniz tuttugu zaman benim bir istahim açildi, bir istahim açildi, koskocaman bir yemek salonu, çatur çutur ediyor gemi, batiyor çikiyor falan, garsonlar nefret ederek bana bakiyorlar ve servis yapiyorlar. Bir daha alir misin falan diyorlar, tabii bir daha falan, bir istah bir istah bende… Bu deniz çok güzel bir seymis. O zamandan beri denize olan merakim hiç azalmadi.

Daha sonra döndük Koca Ragip Pasa Ilkokulu. Yeni bir binaydi, yeni bitmis bir ilkokuldu. Yalniz üç hafta geç basladim. Sinifta 54 kisi vardi, herkes üçer kisilik siralarda oturuyor, yer yok bana. Sen ufak tefeksin suraya otur dedi Aliye Hanim, Aliye ögretmenimiz. Ben dördüncü kisi olarak oraya oturdum. Oturdum ama ilk günler sira arkadaslarim biraz kipirdarsa ben siradan düsecegim diye hep korktum. Ve sonunda okuma ögrendim. Önemlidir okuma ögrenmek. Aliye Hanim söyle yapardi: Tahtaya bir sey yazardi ve bir arkadasimiza oku bakayim derdi, o da okurdu veya okuyamazdi. Okumaya baslamak, okumayi sökmek, gerçekten çok önemli bir seydir. Ilk okudugum kelimeyi gayet iyi hatirliyorum, “kayis”. Neyse, yani Aliye Hanim öyle yazmis, ben de ‘kayis’i okuyabilmisim. “Aferin sen de okumayi söktün” dedi. Okumayi ögrendikten sonra bende bir çesit okuma nöbetleri basladi. Eve gelen gazeteyi, basmakale, spor sayfasi, resmi ilanlar (baska reklam yoktu zaten) falan derken son satirina kadar okurdum. Anlardim anlamazdim önemli degil. Pek de ayirt etmeden elime geçen her seyi okurdum.

Okul nasil bir yerdi? Okul, normal bir ilkokuldu, güzel bir binaydi ve evimize çok yakindi. Tabii ki bayrak töreni vardi, tabii ki ögrenci andiyla baslardik; “Türküm, dogruyum, çaliskanim”la baslayip, o zaman “Varligim Türk varligina armagan olsun!”la biterdi. Bu büyük bir coskuyla okunurdu. Tabii o son cümleyi pek anlamadan, o coskuyla okumanin hiziyla “Varligim Türk varligina armagan olsun!”u hep beraber de söylerdik. Ne oluyor? Yani kendi varligimi armagan ediyorum, nereye armagan ediyorum falan, orasini pek karistirmazdik, düsünmezdik. Çok sert bir müdürümüz vardi, cezalar vardi. Müdürümüz etrafta gözükmezdi, odasindaydi. Ögretmeniniz veya mümessiller, okulun polisleri, yani diger ögrenciler sizi sikayet ettikleri zaman çagrilirdiniz. Müdürümüzün degisik boyda ve degisik kalinliklarda sopalari vardi. Söyle gayet ciddi bakardi, sakaklari titrerdi böyle, gergin bir adamdi yahut o izlenimi vermek isterdi. Verirdi de… Bu konuda basariliydi. Yani aktörlük yapiyorsa gayet basariliydi. “Buna 50 santimlik kalindan üç tane, uzat bakayim elini” derdi. Sag elinizi uzatacaksiniz veya sol elinizi, onun içine üç tane vururdu. Bir de tabii 1 metre falan uzunlugunda baska bir tane vardi. O benim üzerimde hiç kullanilmadi. Sonra Topkapi Sarayi’nda Fatih Sultan Mehmet’in kilicini gördügümde ona benzettigim bir sopa vardi. Onunla ne oluyordu bilmiyorum. Çok fazla cezaya maruz kalmadim, ama bundan da bir seyler ögreniyorsunuz, egitim bu. Sunu ögreniyorsunuz: Agladiginiz zaman hele oglanlarin agladigi zaman, müdür çok kizardi, oglan çocuk aglamaz diye fazladan iki sopa daha yerdiniz, o kötü. Sopa vurulacagi zaman elinizi kapamayacaksiniz, çekmeyeceksiniz. Fakat kolunuzu uzatip, avucunuzu da yukari dogru tutarak bileginizi de serbest birakirsaniz ve refleksiniz de varsa, -onu gelistiriyorsunuz sopa yiye yiye -, sopa son anda gelirken elinizi asagiya dogru birakirsaniz daha az aciyor. Tabii bu refleks böyle gelistigi zaman ileride pinponda falan fevkalade isinize yarar, gayet de iyidir.

Neler okudum? Gazeteler okudum, Feridun Fazil Tülbentçi’nin bütün romanlarini okudum, Abdullah Ziya Kozanoglu okudum, Ömer Seyfettin okudum. O sirada tibbiyeye giden teyzemin Sait Faik kitaplarini, Panait Istrati’nin romanlarini, bir Romen yazar, o zamandan bu zamana kadar bir daha Panait Istrati okumadim, kitaplarinin adini tam olarak hatirlayamam. O dönemde elime ne geçerse onu okurdum. Okulda neler ögrendigimize gelirsek. Normal seyler ögrendik ama kafama takilan birtakim seyler, tezatlar, çeliskiler vardi. Mesela okulda, (herhalde bugün de öyledir), hep su ögretilir: “Anadolu, (Türkiye yerine Anadolu kelimesi, biraz romantik olmaya çalisildigi zaman kullanilir), gür ormanlarla, zümrüt yesili çayirlarla dolu, gürül gürül akan dereleri, irmaklari olan, yer alti ve yer üstü zenginlikleri muhtesem bir yerdi.” Bunu ögrenirsiniz ve buna inanirsiniz. Yillar sonra, çok da uzun yillar sonra degil, bir Temmuz ayinda Orta Anadolu’ya gittigimde gördügüm manzara bize ögretilene pek benzemiyordu. Her yer sapsariydi, öyle gürül gürül akan irmak falan yoktu, hatta ilk gördügüm yer de sanirim Sakarya nehriydi, bu muymus dedim, böyle küçük bir dere gibi bir sey. Evet, Anadolu’nun topraklari aslinda yorgundu, boz rengindeydi, en azindan yilda 11,5 ay, sagda solda da belki ciliz orman kalintilari vardi.

Baska seyler de ögrendim mesela: “Mahallede” oynama. Bulundugumuz yer, Koska Caddesi, bugün Istanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nin hemen karsisinda. Ismi cadde ama, uzunlugu 60-70 metre. Ondan sonra yangin yerleri baslardi, biz onlara o zaman arsa derdik. “Arsada oynamak” bir kavramdi. Evden, mesela, annem yahut kim varsa, nereye gidiyorsun diye sorduklarinda, (çünkü okul yarim gündü), arsada arkadaslarimla oynayacagim derdim. Ve o yangin yerleri oradan baslayip asagi yukari Langa’ya bir tarafta, bir tarafta Soganaga Mahallesi’nin ardindan Kadirga’ya kadar giderdi. Orada oynardik. Çok fakir bir Istanbul’du. Orada garip insanlar da yasardi. Magaralarda, kovuklarda böyle acayip insanlar da yasardi.

Baska bir sey daha ögrendim, evet yani okulda bize tarih ögretmeye basladilar, yurttaslik bilgimiz vardi, hepimizin esit oldugu, ama “köylümüzün efendimiz” oldugu gibi birçok sey ögrendim. Hepimiz Türk’tük. Sanli bir tarihimiz vardi, kusursuzdu. Benim çok sevdigim bir arkadasim vardi, hem sinif arkadasim, hem de komsumuz bu arsada oyunlarda veya kaldirimda top oynadigimizda, futbol oynadigimizda hep beraber oldugumuz. Üçüncü siniftayken ona bir anne, bir ekstra anne, bir de abi geldi. Simdi bu karisik bir is, yani babasi vardi, kendisi vardi, annesi vardi. Bir abi geldi Malatya’dan, bir anne daha geldi. Ve bu nasil olacak derken sunu gördük: Bir anne Kürtçe biliyor sadece, Türkçe bilmiyor. Öbür anne Türkçe biliyor sadece, Kürtçe bilmiyor. Baba ikisini de biliyor. Ama benim arkadasim hangisinin ogluydu bugün bile hala çikartabilmis degilim, yani abi-kardes farkli annelerdendi, ama o zaman da bir seyler ögrendim: Baska diller konusanlar da vardi, iki anneli arkadaslar da vardi.

Kaldirimda futbol oynamak zor bir istir, çünkü kaldirim biraz yokus asagiydi, hele ikinci devre yokusun alt tarafinda olursaniz çok zor bir is yokus yukari top sürmeye çalismak. Tabii top dedigimiz de yani uydurma seyler, böyle bildigimiz futbol topu falan degil. Ama mahallede oynamayi, arsada oynamayi çok sevdim, orada da çok sey ögrendim.

Yazlari ise benim için çok daha ögreticiydi, egitimime çok katkisi oldu. Soma’ya giderdik, daha dogrusu Soma’ya degil de dedemin evinin oldugu Turgutalp Köyü’ne. Turgutalp Köyü köyün resmi ismi, bugün de hala öyledir, esasen Pomak Köyü denir. Çünkü, 93 harbinde gelen 20 çadir muhacir tarafindan kurulmus. Dedem ve ninem, (yani anneannem) Pomak degildi, fakat evlerini oraya yapmislardi. Köyden degillerdi, dedem tüccardi. Çok güzel bir evdi, iki katli. Mesela orada tarlada çalistim, dedemin evinin önündeki pamuk tarlasinda çapa çapalamaya gittim. Kisa zamanda ögrendim ki, evet köylü milletimizin efendisiydi, ama efendi olmak bayagi yorucu bir ismis, onu biraktim, o bayagi yorucu, insanin belini falan agritan bir ugras.

Fakat okudum, çünkü orada dedemin kitaplari vardi, Müstesna Teyzem beni götürüyordu, onun kitaplari vardi, iste “Benim Üniversitelerim”i ilk defa orada okudum, Teyzemin kitabiydi herhalde. Resat Nuri okudum, Yakup Kadri okudum, Halide Edip okudum. Dedemin Sebilülresat Dergisinin koleksiyonlarini okumaya basladim, elime ne geçerse okudum. Bir de Ismail Çavus vardi, dedemin eski arkadasi, Çerkez Ismail Çavus ve bekçi, ondan çok sey ögrendim. Köpeklere bakmasini, uzaktan bakildiginda atin yürüyüsünden hastaligini veya iyi olup olmadigini anlamayi, mavzer sökmeyi, takmayi, kullanmayi, mavzer asagi yukari benim boyumdaydi. Ismail Çavus aksamlari böyle disariya yere bir kilim serer, yanda devamli bir kaynayan çayi oturur, köpeklerine Çerkezce emirler verir, biri oraya gider, biri oraya gider ve bana ve Teyzemin oglu Mehmet’e devamli bir seyler anlatir, bir seyler ögretirdi. Ondan da çok sey ögrendim. Mesela, kendisi Bergama Baskinina katilmisti, Bergama Baskinini ondan dinledim. Bergama Baskinini Türk Genelkurmay kaynaklarindan okudum. Bergama Baskinini Yunan Genelkurmay kaynaklarindan okudum. Bergama Baskinini Yunan Kuvvetlerindeki irtibat subayi olan bir Ingiliz’in Istanbul’a yazdigi rapordan da okudum, dört tane Bergama Baskini, hepsi birbirinden çok farkliydi. Bana göre en renkli olani da tabii ki Ismail Çavus’un anlattigiydi. Ondan da çok sey ögrendim.

Bu mavzer ögrenmem, çok daha uzun yillar sonra kisa dönem askerlik yaparken - elimize iste bozmasinlar diye en eski tüfekleri verip atisa yolladilar- mavzer verilmisti, benimki 1930 yilinda imal edilmisti. Onu kullanirken basimda bir tegmen yere yatmis ates ediyorduk. Bir tegmen omzuma dokundu, sen Mardinli misin dedi. Degilim dedim, Mardin’i görmemistim bile. Ama mavzer kullanmasini biliyorum.

Daha sonra Soma’da dedem hacca gittiler anneannemle, ninemle ve dedem hacda öldü. Ve o sirada Kore harbi vardi, Kore harbinde dedemin durumu bayagi iyiydi. Bir teyzem isin basina geçti ve iflas ettik. Iflas ettigimiz gibi o zamanin parasiyla söyle böyle 200 bin dolar falan da banka borcu oldu. Simdi o tarihe kadar ninemi sadece yemegi sofraya getiren götüren, fazla konusmayan bir insan olarak taniyorduk. Nenem isi ele aldi. Dedem böyle ortalikta gezen, öfkeli, bagiran, çagiran enerjik bir adamdi. Nenem ise gayet sessiz, hiç varligiyla yoklugu belli olmayan bir insan. Isi ele alinca benden imza atmasini ögrendi, nenem eski harflerle gayet iyi okur-yazardi. Yeni harflerle okuyabiliyordu gazete, ama yeni harflerle yazamiyordu. Banka için imza gerekliydi, benden imza atmasini ögrendi. G. Inay yazardi, I’nin noktasini hep alta koyardi eski Türkçe gibi, bozmadim bu imza diye. Bir anlamda onun sirdasi oldum. Ondan çok sey ögrendim, nenem megerse çok sey biliyormus, anlatacagi müthis seyler varmis. Bana usul usul usul usul devamli anlatirdi ve belli ki çok, ama çok anlatacagi, içinde tuttugu seyler varmis. Çok sey ögrendim.

Okulda kolay ögreniyordum. Tabii her egitim sisteminde, bunu kabul etmek lazim, hele orta ögretimde sizi bir kaliba sokmak isterler, belli düsünce kaliplarini asilamak isterler. Bu her ülkede bes asagi üç yukari vardir, az vardir, çok vardir, abartilmistir vesaire, ama vardir, bu kaçinilmaz. Fakat öyle seyler vardi ki bazen, size bir seyler ögretiliyor, iste “Anadolu zümrüt çayirlarla dolu, gürül gürül akan berrak dereler” falan, gidip bakiyorsunuz, ya bir dakika burasi Anadolu degil mi? Öyle, ama öyle degil. Tutmuyor. Peki ne olacak simdi, bunu ögrendiniz. O zaman ben söyle bir kolayciliga kaçtim: Beynimde adeta iki yer ayirdim ögrendiklerime. Bir kismi ögrendigim, kabul ettigim, o zamanki tabirle kerrat cetveli, 7 kere 8 56, o tamam, o dogru. Bir kismi ise, ögretmen sordugu zaman söylenmesi gereken seyler; Evladim söyle bakayim Anadolu nasil bir yerdir? … “Anadolu gür ormanlari, zümrüt çayirlari, gürül gürül berrak akan derelerle dolu, yer alti ve yer üstü zenginlikleri fevkalade bol bir yerdir”…. Tamam dogru. O ikinci kutu, ikinci sandik acil durumlar için kullanilmak üzere. Yani, üstünde yaziyordu: “Bu sinavda soruldugu zaman bu ise yarar”. Bu, ayni uçaga bindiginiz zaman anlatirlar, iste denize inersek iste bu can yelegini böyle takacaksiniz da söyle üfleyeceksiniz çiktiktan sonra falan gibilerden, bu acil durumlarda kullanilmak üzere, onu ögrendim, çünkü okumak zorundayim, hosuma da gidiyor, birtakim seyler de ögreniyorum. Ama sadece sinavda gerekli olanlari bir “aciller kutusuna” ayirt etmeyi pekala da ögrendim.

Koca Ragip Pasa Ilkokulu’nu, müdür ceza veriyordu, su veya bu sekilde çok elestiriyorum sanmayin. Gerçekten iki tane çok iyi ögretmenim oldu: Aliye Ögretmen. Aliye Ögretmen bizi, birinci siniftan üçüncü sinifa kadar okuttu. Çok sevecen birisiydi, ögrencilerini devamli tesvik eden, onlara biraz daha hizli okumasini ögreten birisiydi. Sene basinda, üç ortali çizgisiz defter, 5 ortali harita metot defteri alinacagini söylemek zorundaydi. O harita metot defterlerine ben bayilirim, çünkü kareli karelidir. Hiçbir zaman harita falan yapmazdik. Zaten o defterler de hiçbir zaman dolmazdi, ama almak zorundaydik. Onlari kirmizi veya mavi kaplamak, etiket yazmak ve acil durumda kullanmak üzere çantada tasimak zorundaydik. Harita metot defterleri yilsonunda benim çok isime yarardi. Harita metot defterleri harikaydi, onunla amiral batti oynarsiniz, baska neler neler yaparsiniz… Ben genellikle kalyon, kadirga resmi falan yapardim.

Ondan sonra dördüncü sinifta bir ögretmenimiz geldi ve sinif olarak, istemeden, bir skandala karistik. Ögretmenimiz bir pazar günü içinde iki erkek, bir kendisi, bir de bir baska kadin olan özel arabayla denize uçtu ve öldü. O zamanlar ‘Bogazda denize arabayla uçmak çok modaydi’. Herkes sadece okulda degil, semtte de onlar iste o ögretmenin ögrencileri diye bizi göstermeye basladi. Halbuki bizim bu iste hiçbir kabahatimiz yoktu. Vefat eden ögretmenimizin yerine Fatma Hanim geldi. Fatma Hanim, fevkalade disiplinli, ama gerçekten çok iyi ögreten, ögrencilerini koruyan bir ögretmendi.

Ilkokulu bitirdikten sonra koleje gittim. Tasindik zaten. Yine mahalle vardi ama yangin yerleri yoktu. Onun yerine bogazdaki tepeler vardi. Mahallede bir sürü arkadasim oldu. Kolejde de Nisantasi-Büyükada dedigimiz farkli bir çevreyle karsilastim. Yani, bu çevre kislari Nisantasi’nda oturur, yazin genelde Büyükada’ya giderlerdi. Bunlar sinif arkadaslarim olmasina ragmen bana garip geliyordu. Mesela bir arkadasim bana babasini nasil ikna edip kendisine beyaz smokin ceketi aldirdigini anlatti. Smokin denen seyi biliyordum, babamin vardi. Yilda bir defa giyerdi ve karayagiz bir penguene benzerdi. Bunun bir de beyazi varmis, bu benim garibime gidiyordu. Ama Ingilizce ögrendim. Anneme gelen Time Life dergilerini, Agatha Christie’nin bütün polisiye romanlarini, Çehov’un Rusya’dan Ingilizce’ye çevrilmis hikayelerini vs. okumaya basladim. Bu bende yepyeni bir ufuk açti. Dil hakikaten müthis bir sey.

Burada denizi tanidim. Yüzmeyi, balik tutmayi, midye çikartip temizlemeyi, çikardigimiz midyeleri bir kalinca karton üzerinde kurutup izmarit yemi yapmayi, izmarit tutmayi, çapari baglamayi, sandala kalafat yapmayi, macun çekmeyi, boyamayi ögrendim. Sürekli bozulan ve parçalari da olmayan her türlü deniz motorunu tamir etmeyi ögrendim. Böylelikle bayagi iyi motor tamircisi oldum. Bogazdaki her türlü akintiyi ögrendim. Hangi havada nerede ne balik çikacagini ve Karayel’de Bogazin -Ocak ayinda mesela- sulari adam akilli yeserdigi zaman Kandilli burnunun altinda tonaz atip nasil çinekop tutulacagini ögrendim. Malta tasindan kalip yapip kursun zoka dökmeyi ögrendim. Bunlarin hiçbirini okulda ögrenmedim, ama bunlar da egitimimin bir parçasi oldu.

O siralarda kizlar hakkinda da bir seyler ögrenmeye basladim. Ingilizce veya Türkçe fark etmeden siir okumaya basladim.

Kolej enteresan bir okuldu. Bir yanda Türk ögretmenler, bir diger yanda da genelde Amerikali olan yabanci ögretmenler de vardi. Türk ögretmenlerin bir kismi orada olmaktan çok memnunlardi ama bir yerlerden de üzerlerinde sanki bir baski vardi. Çünkü burasi Amerikan okuluydu ve Türk ögretmenler kontrol mekanizmasinin parçasi gibiydiler veya kendileri öyle hissediyorlardi. Türk ögretmenler, Türkçe, tarih, cografya gibi derslere geliyorlardi. Onlardan ögrendigimiz büyük çogunlukla ilkokulun devami gibiydi. Ama bir de garip ikilem vardi. Mesela edebiyat dersinde kimi Türkçe ögretmenimize göre divan edebiyati esasinda son derece dejenere bir edebiyat, ne varsa halk edebiyatinda vardi, onu ögrenmeliydik. Divan edebiyatini bir tarafa birakmaliydik. O saray edebiyatiydi, tamamen dejenereydi ve bitmisti. Ertesi yil baska bir ögretmenimiz gelirdi, bize aruz vezninin bütün inceliklerini ögretirdi. Halk edebiyati hakkinda fazla bir sey söylemezdi ama sessizce hissederdik ki halk edebiyati küçümsenecek bir edebiyatti. Okumaya çok düskün oldugun için elime ne geçerse okudum. Hiç fark etmedi; Yunus Emre, Baki, Fuzuli... Anladigim, anlamadigim her seyi okudum.

Bazen sinavi yapmaya Ankara’dan mümeyyiz geliyordu. Mümeyyizin halk edebiyatini mi divan edebiyatini mi destekledigini bilsem soruyu yanitlamam kolay olacakti. Bu noktada zorlaniyorduk ama açikçasi ögretmenlerimiz bu konuda yardim ediyorlardi.

O dönemlerde Resat Nuri’nin hemen hemen her kitabini okudum. Bir de babam iki tane yazari bana tanitti: Bir tanesi Yasar Kemal, digeri Aziz Nesin. Onlari büyük bir zevkle okudum.

Özellikle tarih dersinde bazen birtakim gariplikler oluyordu. Ortaokuldaydi sanirim, bir gün bir arkadasimiz “Hocam, Selanik su tarihte alindi diyorsunuz ama 19 sayfa önce Selanik bundan çok daha önce alindi yaziyor, nedir bu” dedi. Hoca söyle bakti falan, hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine arkadasimiz sorusunu yineledi. Hoca “Kitap ne yaziyorsa o dogrudur” dedi. Hoca kötü baktigi için arkadasimizi susturduk, “Neden böyle sorup duruyorsun? Simdi çikintilik yapip durma, senin yüzünden hepimiz ceza yiyecegiz” dedik. Arkadasimiz, boyumuza bakmadan yaptigimiz konusma tarziyla, “Ya beyler, biz ha babam Selanik’i alip duruyoruz, nedir bu dedi, ben bunu anlamaya çalisiyorum” dedi. Iste onun acil durum paketi eksikti ve böyle eksiklikleri gidermek gerekiyordu. Tarih dersinde yine meshur Birinci Dünya Savasi sonucu vardi. Biz her cephede galip gelmistik. Benim dedem, Sarikamis’a gidip dönemedigine göre, maalesef o galiplerin içerisinde degildi. Ama müttefiklerimiz yenildigi için biz de yenik sayilmistik. O tarihlerde güres falan vardi, bazen tusla bitmezdi, puan verilirdi. Sanki I. Dünya Savasi’nin sonucu da böyle bir seydi!

Diger taraftan çok iyi Türk hocalarimiz da vardi. Mesela tarih hocamiz Faruk Kurtulus, canimizi da çikarmasina ragmen, tarihin ne demek oldugunu da ögretti. Çogu zaman yorumlarini söyle derdi: “Kapatin o kitabi simdi beni dinleyin”. Ayrica ilave ederdi “Bu anlattiklarimi mümeyyiz sorarsa da söylemeyin.” Ondan gerçekten de büyük bir zevkle tarih ögrendik. Çok kolay ögreniyordum, balik tutmaya, denizle ugrasmaya, kitap okumaya, futbol oynamaya vaktim kaliyordu. Futbol, basketbol, voleybol, atletizm ile ugrastim. Bu spor dallari içinde en ciddi olarak atletizmle ugrastim. Hiçbirinde formel bir egitim almadigim için çok üzülürüm. Oyun önemliydi benim için yani ögrenmeye pek firsatim yoktu. Halbuki ciddi antrenörün elinde olsam belki biraz daha zevk alabilirdim, daha da iyi oynardim. Sporu büyük zevkle yaptim, hiçbir zaman iddiaci olmadim, ama keyifle de yaptim.

Bütün bunlarin içerisinde matematik yavas yavas ortaya çikmaya basladi. Matematigin hos bir tarafi vardi. Acil durum kutusu yok, ögreniyorsunuz ve orada duruyor. Hani mümeyyiz sorarsa 7 kere 8’e 56’ysa 56 diyorsunuz. Bu benim için güzeldi ve hosuma gitti. Ama garip bir matematik müfredatimiz vardi. Mesela bir yil bize logaritma ve trigonometri cetvelleriyle hesap yapmasini ögrettiler, “Çünkü, siz mühendis olacaksiniz” dediler. Neden biz mühendis olacaktik bilmiyorum. Böyle deli gibi hesap yaptik, tatsiz tuzsuz bir seydi. Bir sömestr aldigim geometri dersi beni matematikçi olmak konusunda bayagi ciddi düsündürdü.

Peki, ben ne olacaktim? Okuyacagim tabii, üniversiteye gidecegim. Sayisalciyiz da… Ne okuyacagima ve nerede okuyacagima henüz karar vermemistim. Annem için nerede okuyacagim çok basitti, tabii ki kendisinin de egitim gördügü Amerika’da okuyacaktim. Nedense anneler ve babalar kendileri ne yaptiysa çocuklarinin da onu yapmasini isterler. Babama göre ise tabii ki Almanya’da okuyacaktim. Ne okuyacagim münakasasi daha yoktu. Güler Hanim söyledigi gibi, gemi insaati, matematik veya arkeoloji okumak istiyordum. O sirada okudugum birtakim kitaplardan etkilendigim için arkeolojiyi düsünüyordum. Ne Amerika’ya gittim, ne de Almanya’ya, güzel bir ortalama yaptim ve Ingiltere’ye gittim. Öyle bir yer seçtim ki istersem matematik bölümüne yazilabilirdim, istersem birinci yilin sonunda gemi insaatina geçebiliyordum. Arkeolojiye geçmem zordu. Ingiltere’ye gitmek bana parami kullanmasini, biraz biraz yemek yapmasini ögretti. Birçok baska milletten insan tanidim. Kaldigim yurtta Amerikali, Jamaikali, Nijeryali, Isveçli, Norveçli, Izlandali, Yunanli, bir sürü arkadasim oldu. Birbirimizden de o kadar fazla farkimiz olmadigini gördüm. Ingiliz egitim sisteminde de formel dayagin ciddi bir yer tuttugunu ögrendim.

Ingiltere’ye döviz imtihani ile gittim. Milli Egitim Bakanliginin açtigi imtihana giriyordunuz. Eger bunu kazanirsaniz yurt disinda okumak, için aileniz size, legal olarak, sabit kurdan her ay bir para transfer imkani bulabiliyordu. Bu imtihana girdim ve kazandim. Ailem her ay 41 sterlin yollama hakkina sahipti. Imtihana kendi okulumdan baska okullardan bir sürü insanlar girdik. Sinavda bes tane çok zor matematik problemi vardi. Anlasilan böyle sosyoloji tarih okumaya falan dövizle ögrenci falan gitmiyordu. Bir de bir kompozisyon vardi, iki sayfayi geçmeyecek sekilde, yurt disinda okumak isteme nedenlerini yaziyordunuz. Imtihandan çiktiktan sonra konustugumuzda ögrendim ki herkes o kompozisyonda Tevfik Fikret’in Promete siirini kullanmisti. Promete, yani Prometheus, Yunan mitolojisindeki Tanrilardan biridir. Prometheus, büyük tanri Zeus’un yasaklamasina ragmen, atesi çalip insanliga hediye ediyor. Bu sekilde insanlar atesi kullanarak yemeklerini pisiriyorlar, kendilerini daha iyi koruyabiliyorlar, aydinlaniyorlar. Aydinlanmak, o zamanki tabiriyle “tenvir olmak”, çok önemli. Zeus bunun üzerine kiziyor ve Prometheus’u Kafkasya’da bir daga zincirliyor. Öyle bir ceza veriyor ki; her gün bir kartal gelerek onun cigerini didikliyor. Prometheus’un cigeri gece iyilesiyor, ertesi sabah kartal yine geliyor, cigerini gene yemege basliyor. Prometheus zincire bagli olarak böyle bir iskence görüyor.

Bu siir, Prometheus, Tevfik Fikret’in siiri hepimizi etkilemisti. Söyle diyordu bu siirde: “Yükselme asumane ve gülmek ne tatli sey / Bir gün su hastalikli vatan canlanirsa ey / Müstaki feyzinur olan ati milletin meshur elektrikçisi aktari Fikret’in / Yüklen getir ne varsa biraz meskenetiken / bir parça ruhu benligi idraki besleyen” Yani, git al getir. Nereye? Batiya. Kim getirecek? Prometheus. Siir söyle biter: “Gökten dehayi nari çalin kahramanini / Varsin bulunmasin bilecek nami sanini” Prometheus’un kim oldugunu bilmeseniz de olur, yeter ki o görevini yapsin.

Esasinda Promete, Tevfik Fikret’in Haluk isimli ogluna yazdigi siirler arasinda degildir. O siirlerden bir tanesinde ise bunu çok daha açik anlatiyor ve çok daha hepimizin anlayabilecegi bir dilde, fazla sanat yapmadan yazilmis. Söyle diyor: “Ne bulursan birakma, sanat, fen, itimat, itina, cesaret, ümit, hepsi lazim bu yurda, hepsi müfit / Bize bol ziya kucakla getir, düsmek etrafi görmemektendir” Ziya gelirse etraf aydinlanacak, önümüzü, etrafimizi görecegiz.

Hepimiz bunu yazmistik, bunu kullanmistik, bu tema üzerinden gitmistik. Hepimiz bunda samimi miydik, yoksa bunu okuyacaklar bundan hoslanir diye mi yazmistik dogrusu bilmiyorum. Ama ben samimiydim galiba. Çünkü ben Prometheus adayiydim. Annem de babam da Prometheus adayi olarak gitmis. Yillar sonra sunu gördüm: Babam Balkanlar’dan gelen matematikçi dostlariyla Istanbul’da bulustular. Bunlar Bulgar, Yugoslav, Romen, Yunanli matematikçilerdi. Babam hepsini Almanya’dan taniyordu. Hepsi de Prometeyüs olarak oraya yollanmis. Annem ve babam doktoralarini aldiktan sonra geri dönmüslerdi. Ben de doktorami aldiktan sonra hiç tereddüt etmeden geri döndüm. Ama Türkiye’de hep su vardir degil mi, hep su söylenir: “Biz adam olmayiz”. Bakin ben adam olmam diye bir laf, ben duymadim. Sen adam olmasin çok duydum, onun sonunda kavga çikti. “Biz adam olmayiz” lafina bayiliriz. Biz derken de, kendimi biraz disarida tutuyorum. Yani esasinda kastettigim; “Siz adam olmazsiniz”. “Herkes gider aya, biz kaldik yaya”, “Biz ne zaman adam olacagiz” vs. bunlari konusup hüzünleniriz. Hüznü çok severiz. Hüzün demli çayin yaninda da çok iyi gider, rakinin yaninda da çok iyi gider, nefis bir mezedir! Ne oluyordu yillarca? Prometheus adaylari gidiyordu, geliyordu, bir seyler getiriyordu. Etraf aydinlanmiyordu, büyük ve ani degisiklikler bekliyorduk ama olmuyordu. Belki de bunun için bizim müzemizdeki, Sakip Sabanci Müzesi’ndeki su sirada olan sergiyi gezmekte yarar var. Simdi orada da Türk resminin batiya yönelisini, 70 yillik serüvenini görebilirsiniz. Resme kabiliyeti oldugu düsünülen gençler genelde Fransa’ya yollanmis. Gitmisler bir seyler ögrenmisler, Türkiye’ye gelmisler. Osmanli’nin son dönemlerinde veya Cumhuriyetin ilk yillarinda resimler yapmislar. Bu serginin yaninda bir baska sergi daha var. Portekizliler de ayni dönemde devlet bursuyla Fransa’ya gitmisler, kimi zaman ayni hocalardan dersler almislar dönmüsler. Bizim üstatlarimiz Bogazi resmederken, onlar da Lizbon limani ve Tagus nehrinin resimlerini yapmislar. Bizde resim kültürü bu gayrete ragmen neden patlamamis? Atesi alip getirdiginizde onu koyacaginiz bir yer olmasi gerekiyor. Bir atesi saksinin içerisinde, bir kavanozun içerisinde tutamazsiniz. Bir fidani dikeceginiz topraga bakarsiniz, hazirlarsiniz, sularsiniz. Yoksa tutmaz fidan, kurur gider. 19. yüzyil, 20. yüzyil baslarinda Istanbul’da resim yapan insanlar vardi. Ama bunlar çok dar bir çevre için resim yapiyordu. Ne bir sanat galerisi, ne müze, ne de resme merakli, resmin ve güzel sanatin ne oldugu ögretilmis bir insan grubu vardi. Lizbon ve Atina için de durum farkli degildi. Bir de buna bizim iklimimizde reaksiyon oluyor: “Neden biz minyatür sanatini, tezhibi biraktik da batiya, “gavuristan”a ressam yolluyoruz? Neden onlari taklit etmeye hangi alanda olursa olsun, oraya gidip bir seyler getirenlerin de morallerini mutlaka sarsiyordu. Ben bu bakimdan sansliydim. Ne annem, ne de babam hiçbir zaman, Türkiye’de olmaktan hangi sart altinda olursa olsun burada matematik yapmaktan veya fizyoloji yapmaktan, fizyoloji ögretmekten, arastirma yapmaktan sikayetçi olmadilar. Çok zor sartlar altinda yaptilar. Annemin bir aletinin parçasini bulmak için 250 sterlinlik bir para buldugu zaman çok mutlu oldugunu hatirlarim. Ben bu bakimdan sansliydim. Dolayisiyla hiçbir zaman, hayatimin hiçbir döneminde “biz adam olmayiz”, “ne olacak bu memleketin hali”, “bu halk cahil” gibi laflari söylemeyi ögrenemedim ve reddettim.

Acil durumlarda kullanilacak olan bilgileri bir tarafa koymanin yani sira, her çocuk gibi, her genç gibi ben de hayal kurdum. Hayallerimin bir kismi o sanli tarihimizde, yani tarihimiz çok güzel yazilir hele o dönemki okul kitaplarinda, gayet gicir gicirdir, piril pirildir, leke ilaciyla bütün lekeleri çikartilmistir, ütülenmistir... Ama yine de birtakim hatalar vardi. Iste o hatalari ben düzelttim hayalimde. Mesela, hiç sevmedigim bir sey bu sehzadeler arasinda taht kavgasi, çok ayipti, bunun olmamasi lazimdi. Ben bunu hayalimde düzelttim. Sehzade Cem’i Gedik Ahmet Pasa’nin yanina, Italya’ya yolladim. Beyazid burada Sultan olarak devam etti. O orada zaman içerisinde Pulya’dan Sicilya’ya atladi, kendisine orada bir sultanlik kurdu. Hatta kökeni Türkçe olan Etrüskçe’yi de tekrar canlandirip, Etrüskçe bir divan bile yazdi. Bunlar kolay seyler, hayalinizde bunlari yapabiliyorsunuz. Keza yine Korkut’la Selim arasindaki o sehzade kavgasindan da hiç hoslanmadim. Sehzadeligi sirasinda denizcilere çok yardim eden Korkut’u denizasiri yolladim. Cezayir’de kendi basina sultanlik kurdu. Böyle seyleri hallettim, bunlar zor olmuyordu.

Tarihimizde canimi sikan baska olaylar da vardi. Nereden çikti Bu Ankara Savasi? Timur da Türk, biz de Türküz. Arabuluculuk yaptim. Zordu biraz, 20 Temmuz aksami sicakti, Osmanli ordusu böyle bir sarsilmisti falan ama dagilmamisti. Timur’a yardimci oldum, onun bacagi aksar biliyorsunuz, hele böyle savastan sonra daha da aksarmis. Koluma girdi, yardim ettim, götürdüm. Beyazid’la konustular, anlastilar. Ertesi gün iki ordu beraber namaz kildi. Hatta yanlislikla, Yildirim’in ordusundaki Sirp tüfekçiler de namaza katildilar. Sonra Timur Orta Asya’ya geri döndü, bu is de böylece halloldu. Hayal kurmak güzeldir, hostur, insanin birtakim seylerden kaçmasina yardimci oldugu gibi bazi zenginlikler de katar.

Zamanla bir üniversite hayal etmeye basladim. Öyle bir üniversite ki, gerçek bir üniversite, Türkiye’de olacak, bir dünya üniversitesi olacak, disiplinlerin kalin duvarlariyla bölünmemis olacak, özgür bir tartisma ortami olacak ve ögrencisiyle, ögretim üyesiyle, herkes birlikte çalisacak, arastiracak, ögrenecek, ögrendigiyle asla yetinmeyecek. Böyle bir üniversite hayal etmeye basladim. Burada bir bakima sansliymisim. Baskalari da böyle bir üniversite hayal ediyormus. Rahmetli Haci Sabanci, Sakip Sabanci, Güler Sabanci, Sabanci Ailesi, Sabanci Üniversitesi’nin kurulusu için arama konferansina katilanlar, daha sonra tasarim komitelerindeki akademisyenler beraber çalismaya basladik. Hepimiz benzer seyler hayal etmistik, hayallerimizi daha da sekillendirdik, daha da somutlastirdik, gerçeklestirmeye basladik. Türkiye’de bir dünya üniversitesi olacak, özgür bir tartisma ortami saglayacak, ögrencisine düsünce kaliplarini zorla giydirme degil, düsünmesini, tartismasini, uygarca tartismasini ögretecek. Medeni cesaret sahibi ve kendine güvenen bireyler olarak yetismesini saglayacak. Ayrimcilik yapmayacak, ne disiplinler arasinda ayrimcilik yapacak, ne cinsiyete, irka, inanca veya inanmama biçimlerine dayali ayrimcilik yapmayacak. Hep beraber böyle bir üniversite hayal ettik, ürünlerini ortaya koymaya basladik. Binalar ortaya çikmaya basladi. Ama dogrusu 1999 yili Ekim ayi gelip de ilk ögrencilerimiz heyecanli, ürkek, bir sekilde Bilgi Merkezi’nin ortasinda dizildiklerinde, bu hayaller gerçek olmaya basladi; burasi. Onun için hayal etmeyi de ögrenin, iyi bir seydir.

Beni dinlediginiz için çok çok tesekkür ederim, sag olun.