DİNLE

2009 Akademik Yılı Kapanış Konferansı

SABANCI ÜNİVERSİTESİ 2008-2009 AKADEMİK YILI KAPANIŞ DERSİ – PROF. DR. TOSUN TERZİOĞLU (26 Haziran 2009) Konuşmasının Tam metni

2008-2009 Akademik Yılı Kapanış Dersi konusu olarak kendi eğitimimi seçtim.

Tabii eğitim, sadece okullarda olmuyor, okul dışından da çok şey öğreniyorsunuz. Arkadaşlarınızdan, ailenizden, akrabalarınızdan, mahallenizden, gittiğiniz futbol maçlarından vesaire. Gazetelerden, okuduğunuz kitaplardan, gördüğünüz filmlerden, gerçi benim çocukluğumda televizyon yoktu ama televizyondan, internet tabii ki yoktu, internetten, bunun gibi birçok araçtan bir şeyler öğrenebiliyorsunuz. Yani okullardaki eğitimimizin yanı sıra bir de okul dışındaki eğitimimiz var.

Eğitim denince iki kitap aklıma geliyor, bunlardan bir tanesi bir Amerikalının, önemli bir Amerikalı politikacı aileden gelme, İngilizcesi “The Education of Henry Adams” yani Henry Adams’ın eğitimi. Henry Adams, üyeleri arasında iki Amerikan Başkanı olan önemli bir politikacı aileye mensup. 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Henry Adams bu kitabı, kendi eğitimini ana eksen alarak Amerikan eğitim sistemini ve aynı dönemde dünyadaki eğitim sistemini yer yer de acımasızca eleştirmek için yazmış. Öyle ki, ilk yazdığı zaman bundan çok sınırlı sayıda bastırmış ve sadece dostlarına dağıtmış. Ölümünden sonra tekrar basılmış ve oldukça da beğenilmiş, etkili olmuş. Diğer bir kitap ise çok farklı. Yazarı da çok farklı. Takma ismi Maksim Gorki olan bir Rus. Bu önemli Rus yazarın kitabı: “Benim Üniversitelerim”. Maksim Gorki’nin hayatı Henry Adams’ın hayatına hiç benzemiyor. Çünkü, hatırladığım kadarıyla sadece bir yıl veya bir yıldan az okula gidebiliyor. Babası ölüyor, bütün ailesi dağılıyor, çok fakir. “Benim Üniversitelerim” hayat üniversitesini anlatıyor, nerede neyi öğrendiğini. Mesela 8 yaşındayken Volga Nehri üzerindeki bir gemide aşçıya yardımcı olarak işe giriyor. Aşçı işini iyi yapıyor muymuş, ona yemek yapmasını öğretmiş mi bilmiyorum ama Maksim Gorki’nin yazar olmasına sebep olmuş. Bu konuda bir de büyükannesinden etkilendiği söylenir.

Kişiliğimden çok söz etmek istemiyorum ama benim hayatım ne Henry Adams’a benziyor ne de Maksim Gorki’ninkine. Ne Gorki gibi acılı bir hayatım oldu, ne de Henry Adams gibi politikacılarla, önemli kişilerle dolu ve çok geriye giden bir aileden geliyorum. Özgeçmiş yazarken yazdığınız ad-soyad, doğum tarihi, bitirdiğiniz ilkokul, lise, üniversite gibi kişisel ve eğitim durumunuzu belirten bilgiler aşağı yukarı 8-10 satırdan ibarettir. Ama buralarda ne öğrendiniz, ne yaptınız, nasıl hissettiniz, ilk gittiğiniz gün okulda duygularınız neydi, onları kimse size sormaz, yazmazsınız da zaten. Evet ben 13 Mart 1942’de doğdum, esasında o da yanlış, 14 Mart gecesi zannediyorum, belki de hatta 15 Mart sabaha karşı. Eğitimim, Koca Ragıp Paşa İlkokulu Laleli’de, orta ve lise Robert Kolej, lisans Newcastle Üniversitesi, doktora Frankfurt Üniversitesi; böyle diyerek konuşmayı burada bitirebilirim ama bitirmeyeceğim.

Şimdi bunu geçelim ve diyelim ki biriyle tanıştığınız zaman sohbete başlamak için eskiden “Efendim siz kimlerdensiniz?” diye sorulurdu. Şimdi çok kısaca ben kimlerdenim onu size söyleyeyim:

Annem Meliha Cevdet, daha sonra soyadı İnay olan bir fizyolog, bir fizyoloji profesörü. Kendisi Somalı, Manisa Soma. Babası Ahmet Cevdet Bey, annesi Gılman Hanım, üç kız kardeşten en büyüğü; Meliha, Hesna, Müstesna. Müstesna teyzeme, ona şimdi artık Müstesna Teyze diyorum, eskiden hep küçük teyze derdim. Evlendikten sonra ona artık yalnızca Müstesna Teyze dememi istedi. Bu benim için önemli, çünkü bir anlamda benim büyük ablamdı, ben tek çocuğum.

Babam ise Kayserili, Nazım Bey, Ahmet Nazım Bey. Onun babası Kolağası Yusuf Bey, annesi Hatice Hanım, Sicimzadelerden. Yarın mezuniyet törenimizde orkestramızın başında olacak olan Ayhan Sicimoğlu’yla o bakımdan akrabayız ve onlar da üç kardeş, babam ortanca. Fakat babam babasını pek tanımazdı, hatırlamazdı kolay kolay, çünkü Sarıkamış’a gidiyor ve geri dönmüyor. Babam 4 yaşında o sırada. Babam İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyor. O dönemde aile epeyce sıkıntı içerisinde olduğu için, babamın okuyabilmesi için, ağabeyi okulu bırakıyor. Lisenin son yılını İzmir’de, İzmir Lisesi’nde okuyor. Oradaki matematik öğretmeninin ünü dolayısıyla, oradan mezun oluyor. Daha sonra devletin açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya Göttingen’e gidiyor. Göttingen Üniversitesi’nde matematik derecesini alıyor, Münih’te doktora yapıyor, İstanbul Üniversitesi’ne dönüyor. O bir matematikçi.

Annem ise 10 yaşında Soma’dan ayrılıyor, dedem tüccar esasında, çok entelektüel bir insan değildi ama herhalde çağına göre çok aydınlık bir insandı. Üç kızını da okutmuş. Annem, Arnavutköy Kız Koleji’ne geliyor. Bugün Robert Koleji dediğimiz okul o zaman iki parçaydı; Amerikan Kız Koleji ve Robert Kolej. Orayı bitirdikten sonra Amerika’ya gidiyor, biyoloji okuyor, Yale’de fizyoloji doktorası yapıyor İstanbul’a dönüyor. Yani, ben ve ailem “sayısalcıyız” ne yapayım, yani yapacak bir şey yok.

Şimdi ismim nereden geliyor? Esasında 13 Mart günü önemli, benim hayatımdan önce önemli, çünkü annem üniversiteden, Beyazıt’tan Laleli’ye dönerken o kış günü Koska’daki ciğercinin önünde ayağı kayıyor düşüyor. Düşünce hastahaneye kaldırılıyor ve ben beklenenden 10-15 gün önce biraz olaylı bir şekilde doğmuşum. Babamın anlattığına göre o kadar zayıfmışım ki bebek olarak beni havaya kaldırdığında öbür taraf gözükürmüş. Fakat babam esprili bir insandı, işte yok hiç merak etmeyin bu “tosun gibi” olacak falan derken benim ismim öyle kalmış. Belki biraz münasebetsiz bir isim ama, ne yapacaksınız yani öyle.

Tek çocuktum, esasında 3-4 yaşına kadar evde babaannem vardı, çünkü annem-babam da çalışıyor. Tek çocuk olmanın birtakım avantajları var, dezavantajları da var, devamlı büyüklerin konuşmasını dinliyorsunuz, oradan bir şeyler öğreniyorsunuz veya çok canınız sıkılıyor.

Peki, formel eğitimle Koca Ragıp Paşa İlkokulu’ndan önce nerede tanıştım? Esasında Bern’de tanıştım. Annem ve babam bir araştırma bursu kazanarak yazın dört aylığına İsviçre’ye Bern’e gittiler. Beni de götürdüler. Bern’de bana bakacak kimse olmadığından, beni bir yuvaya, Almanca “Kindergarten”a gitmeye ikna ettiler. İkna etmeleri de şöyle oldu: Yuvanın bahçesinde bir kum havuzu vardı. “Bak kum havuzunda oynarsın” dediler, benim çok bayıldığım bir şey. Yuvaya gittim, ama çok küçüktüm, küçücük bir çocuk. İsviçreliler maşallah bayağı büyük, yaşları da benden büyüktü galiba, ben sanırım 5 yaşında falandım. Diğer çocuklarla konuşabilmek için hiçbir dil bilmiyorum o zaman, bir de devamlı yağmur yağıyor. Birinci gün bahçeye falan çıkmadık, kum havuzunu pencereden seyrettim. İkinci gün çıkmadık, üçüncü gün çıkmadık, dördüncü gün çıkmadık ve beşinci gün ben yuvadan gizlice kaçtım. Yani, kapıyı açıp –nasıl olduysa- kimse farkına varmadan kaçtım. Epey bir süre Bern sokaklarında yürüdüm çünkü sabahları oraya tramvayla ya annemle ya da babamla birlikte gelirdik. Bu yürüyüşün sonunda kaldığımız pansiyonu buldum. Pansiyonun önünde annem, babam, pansiyon sahibi, oradaki Türk arkadaşları ve bir kaç polisin de olduğu bir grup beni karşıladı. İşte okulla tanışmam böyle oldu. Bundan sonra hep böyle eğitimle uğraştım.

Bir başka eğitim de tabii şuydu: O zamanlar seyahate hangi araçla giderdik? Gemiyle giderdik, çünkü uçak pek yoktu, varsa da çok pahalıydı. Denizyolları’nın meşhur Ankara Vapuru’yla yaptığımız daha ilk seyahatimizde şunu keşfettim: Vapur kalktı, Pire’ye uğradı, Pire’den sonra Mora’yı dönerken Mataban burnunun açıklarında bir fırtınaya tutulduk. Gemideki yolcuların hepsi perişan, annem zaten kafasını kaldıramıyor, babam biraz gayretle bir şeyler yapmaya çalışıyor, bana bakmaya çalışıyor falan ama o da perişan. Etrafta pek kimse yok, ben tamamen özgürüm. Ne mutlu bir şey, meğerse beni deniz tutmuyormuş, gayet büyük bir mutluluk. Ben geminin her tarafını dolaşıyorum, yukarılara çıkıyorum, iniyorum, kimse bana karışamıyor. İşte denizin özgürlük olduğunu orada öğrendim. Hatta öyle ki, - Denizyolları’nın gemilerinde çok güzel yemekler verilir- yemek yeme konusunda mızmız bir çocuktum. Hatta annem yemekte herhalde teşvik olsun diye bana her yemeğin içinde ne kadar protein, ne kadar kalori olduğunu anlatırdı, bütün vitaminleri öğrendim daha okuma falan bilmeden, A harfi ne diye bilmeden ben A vitaminin faydalarını, zararlarını, nerede olduğunu falan gayet iyi biliyordum veya C veya B. B’ler biraz karışıktı, B1, B2, B6, B12 falan diye gidiyordu. Aralarda yok muydu bilmiyorum, yani B8 neden yoktu onu bilmiyorum ama zor yemek yerdim. Fakat herkesi deniz tuttuğu zaman benim bir iştahım açıldı, bir iştahım açıldı, koskocaman bir yemek salonu, çatur çutur ediyor gemi, batıyor çıkıyor falan, garsonlar nefret ederek bana bakıyorlar ve servis yapıyorlar. Bir daha alır mısın falan diyorlar, tabii bir daha falan, bir iştah bir iştah bende… Bu deniz çok güzel bir şeymiş. O zamandan beri denize olan merakım hiç azalmadı.

Daha sonra döndük Koca Ragıp Paşa İlkokulu. Yeni bir binaydı, yeni bitmiş bir ilkokuldu. Yalnız üç hafta geç başladım. Sınıfta 54 kişi vardı, herkes üçer kişilik sıralarda oturuyor, yer yok bana. Sen ufak tefeksin şuraya otur dedi Aliye Hanım, Aliye öğretmenimiz. Ben dördüncü kişi olarak oraya oturdum. Oturdum ama ilk günler sıra arkadaşlarım biraz kıpırdarsa ben sıradan düşeceğim diye hep korktum. Ve sonunda okuma öğrendim. Önemlidir okuma öğrenmek. Aliye Hanım şöyle yapardı: Tahtaya bir şey yazardı ve bir arkadaşımıza oku bakayım derdi, o da okurdu veya okuyamazdı. Okumaya başlamak, okumayı sökmek, gerçekten çok önemli bir şeydir. İlk okuduğum kelimeyi gayet iyi hatırlıyorum, “kayış”. Neyse, yani Aliye Hanım öyle yazmış, ben de ‘kayış’ı okuyabilmişim. “Aferin sen de okumayı söktün” dedi. Okumayı öğrendikten sonra bende bir çeşit okuma nöbetleri başladı. Eve gelen gazeteyi, başmakale, spor sayfası, resmi ilanlar (başka reklam yoktu zaten) falan derken son satırına kadar okurdum. Anlardım anlamazdım önemli değil. Pek de ayırt etmeden elime geçen her şeyi okurdum.

Okul nasıl bir yerdi? Okul, normal bir ilkokuldu, güzel bir binaydı ve evimize çok yakındı. Tabii ki bayrak töreni vardı, tabii ki öğrenci andıyla başlardık; “Türküm, doğruyum, çalışkanım”la başlayıp, o zaman “Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”la biterdi. Bu büyük bir coşkuyla okunurdu. Tabii o son cümleyi pek anlamadan, o coşkuyla okumanın hızıyla “Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”u hep beraber de söylerdik. Ne oluyor? Yani kendi varlığımı armağan ediyorum, nereye armağan ediyorum falan, orasını pek karıştırmazdık, düşünmezdik. Çok sert bir müdürümüz vardı, cezalar vardı. Müdürümüz etrafta gözükmezdi, odasındaydı. Öğretmeniniz veya mümessiller, okulun polisleri, yani diğer öğrenciler sizi şikayet ettikleri zaman çağrılırdınız. Müdürümüzün değişik boyda ve değişik kalınlıklarda sopaları vardı. Şöyle gayet ciddi bakardı, şakakları titrerdi böyle, gergin bir adamdı yahut o izlenimi vermek isterdi. Verirdi de… Bu konuda başarılıydı. Yani aktörlük yapıyorsa gayet başarılıydı. “Buna 50 santimlik kalından üç tane, uzat bakayım elini” derdi. Sağ elinizi uzatacaksınız veya sol elinizi, onun içine üç tane vururdu. Bir de tabii 1 metre falan uzunluğunda başka bir tane vardı. O benim üzerimde hiç kullanılmadı. Sonra Topkapı Sarayı’nda Fatih Sultan Mehmet’in kılıcını gördüğümde ona benzettiğim bir sopa vardı. Onunla ne oluyordu bilmiyorum. Çok fazla cezaya maruz kalmadım, ama bundan da bir şeyler öğreniyorsunuz, eğitim bu. Şunu öğreniyorsunuz: Ağladığınız zaman hele oğlanların ağladığı zaman, müdür çok kızardı, oğlan çocuk ağlamaz diye fazladan iki sopa daha yerdiniz, o kötü. Sopa vurulacağı zaman elinizi kapamayacaksınız, çekmeyeceksiniz. Fakat kolunuzu uzatıp, avucunuzu da yukarı doğru tutarak bileğinizi de serbest bırakırsanız ve refleksiniz de varsa, -onu geliştiriyorsunuz sopa yiye yiye -, sopa son anda gelirken elinizi aşağıya doğru bırakırsanız daha az acıyor. Tabii bu refleks böyle geliştiği zaman ileride pinponda falan fevkalade işinize yarar, gayet de iyidir.

Neler okudum? Gazeteler okudum, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin bütün romanlarını okudum, Abdullah Ziya Kozanoğlu okudum, Ömer Seyfettin okudum. O sırada tıbbiyeye giden teyzemin Sait Faik kitaplarını, Panait Istrati’nin romanlarını, bir Romen yazar, o zamandan bu zamana kadar bir daha Panait Istrati okumadım, kitaplarının adını tam olarak hatırlayamam. O dönemde elime ne geçerse onu okurdum. Okulda neler öğrendiğimize gelirsek. Normal şeyler öğrendik ama kafama takılan birtakım şeyler, tezatlar, çelişkiler vardı. Mesela okulda, (herhalde bugün de öyledir), hep şu öğretilir: “Anadolu, (Türkiye yerine Anadolu kelimesi, biraz romantik olmaya çalışıldığı zaman kullanılır), gür ormanlarla, zümrüt yeşili çayırlarla dolu, gürül gürül akan dereleri, ırmakları olan, yer altı ve yer üstü zenginlikleri muhteşem bir yerdi.” Bunu öğrenirsiniz ve buna inanırsınız. Yıllar sonra, çok da uzun yıllar sonra değil, bir Temmuz ayında Orta Anadolu’ya gittiğimde gördüğüm manzara bize öğretilene pek benzemiyordu. Her yer sapsarıydı, öyle gürül gürül akan ırmak falan yoktu, hatta ilk gördüğüm yer de sanırım Sakarya nehriydi, bu muymuş dedim, böyle küçük bir dere gibi bir şey. Evet, Anadolu’nun toprakları aslında yorgundu, boz rengindeydi, en azından yılda 11,5 ay, sağda solda da belki cılız orman kalıntıları vardı.

Başka şeyler de öğrendim mesela: “Mahallede” oynama. Bulunduğumuz yer, Koska Caddesi, bugün İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nin hemen karşısında. İsmi cadde ama, uzunluğu 60-70 metre. Ondan sonra yangın yerleri başlardı, biz onlara o zaman arsa derdik. “Arsada oynamak” bir kavramdı. Evden, mesela, annem yahut kim varsa, nereye gidiyorsun diye sorduklarında, (çünkü okul yarım gündü), arsada arkadaşlarımla oynayacağım derdim. Ve o yangın yerleri oradan başlayıp aşağı yukarı Langa’ya bir tarafta, bir tarafta Soğanağa Mahallesi’nin ardından Kadırga’ya kadar giderdi. Orada oynardık. Çok fakir bir İstanbul’du. Orada garip insanlar da yaşardı. Mağaralarda, kovuklarda böyle acayip insanlar da yaşardı.

Başka bir şey daha öğrendim, evet yani okulda bize tarih öğretmeye başladılar, yurttaşlık bilgimiz vardı, hepimizin eşit olduğu, ama “köylümüzün efendimiz” olduğu gibi birçok şey öğrendim. Hepimiz Türk’tük. Şanlı bir tarihimiz vardı, kusursuzdu. Benim çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, hem sınıf arkadaşım, hem de komşumuz bu arsada oyunlarda veya kaldırımda top oynadığımızda, futbol oynadığımızda hep beraber olduğumuz. Üçüncü sınıftayken ona bir anne, bir ekstra anne, bir de abi geldi. Şimdi bu karışık bir iş, yani babası vardı, kendisi vardı, annesi vardı. Bir abi geldi Malatya’dan, bir anne daha geldi. Ve bu nasıl olacak derken şunu gördük: Bir anne Kürtçe biliyor sadece, Türkçe bilmiyor. Öbür anne Türkçe biliyor sadece, Kürtçe bilmiyor. Baba ikisini de biliyor. Ama benim arkadaşım hangisinin oğluydu bugün bile hala çıkartabilmiş değilim, yani abi-kardeş farklı annelerdendi, ama o zaman da bir şeyler öğrendim: Başka diller konuşanlar da vardı, iki anneli arkadaşlar da vardı.

Kaldırımda futbol oynamak zor bir iştir, çünkü kaldırım biraz yokuş aşağıydı, hele ikinci devre yokuşun alt tarafında olursanız çok zor bir iş yokuş yukarı top sürmeye çalışmak. Tabii top dediğimiz de yani uydurma şeyler, böyle bildiğimiz futbol topu falan değil. Ama mahallede oynamayı, arsada oynamayı çok sevdim, orada da çok şey öğrendim.

Yazları ise benim için çok daha öğreticiydi, eğitimime çok katkısı oldu. Soma’ya giderdik, daha doğrusu Soma’ya değil de dedemin evinin olduğu Turgutalp Köyü’ne. Turgutalp Köyü köyün resmi ismi, bugün de hala öyledir, esasen Pomak Köyü denir. Çünkü, 93 harbinde gelen 20 çadır muhacir tarafından kurulmuş. Dedem ve ninem, (yani anneannem) Pomak değildi, fakat evlerini oraya yapmışlardı. Köyden değillerdi, dedem tüccardı. Çok güzel bir evdi, iki katlı. Mesela orada tarlada çalıştım, dedemin evinin önündeki pamuk tarlasında çapa çapalamaya gittim. Kısa zamanda öğrendim ki, evet köylü milletimizin efendisiydi, ama efendi olmak bayağı yorucu bir işmiş, onu bıraktım, o bayağı yorucu, insanın belini falan ağrıtan bir uğraş.

Fakat okudum, çünkü orada dedemin kitapları vardı, Müstesna Teyzem beni götürüyordu, onun kitapları vardı, işte “Benim Üniversitelerim”i ilk defa orada okudum, Teyzemin kitabıydı herhalde. Reşat Nuri okudum, Yakup Kadri okudum, Halide Edip okudum. Dedemin Sebilülreşat Dergisinin koleksiyonlarını okumaya başladım, elime ne geçerse okudum. Bir de İsmail Çavuş vardı, dedemin eski arkadaşı, Çerkez İsmail Çavuş ve bekçi, ondan çok şey öğrendim. Köpeklere bakmasını, uzaktan bakıldığında atın yürüyüşünden hastalığını veya iyi olup olmadığını anlamayı, mavzer sökmeyi, takmayı, kullanmayı, mavzer aşağı yukarı benim boyumdaydı. İsmail Çavuş akşamları böyle dışarıya yere bir kilim serer, yanda devamlı bir kaynayan çayı oturur, köpeklerine Çerkezce emirler verir, biri oraya gider, biri oraya gider ve bana ve Teyzemin oğlu Mehmet’e devamlı bir şeyler anlatır, bir şeyler öğretirdi. Ondan da çok şey öğrendim. Mesela, kendisi Bergama Baskınına katılmıştı, Bergama Baskınını ondan dinledim. Bergama Baskınını Türk Genelkurmay kaynaklarından okudum. Bergama Baskınını Yunan Genelkurmay kaynaklarından okudum. Bergama Baskınını Yunan Kuvvetlerindeki irtibat subayı olan bir İngiliz’in İstanbul’a yazdığı rapordan da okudum, dört tane Bergama Baskını, hepsi birbirinden çok farklıydı. Bana göre en renkli olanı da tabii ki İsmail Çavuş’un anlattığıydı. Ondan da çok şey öğrendim.

Bu mavzer öğrenmem, çok daha uzun yıllar sonra kısa dönem askerlik yaparken - elimize işte bozmasınlar diye en eski tüfekleri verip atışa yolladılar- mavzer verilmişti, benimki 1930 yılında imal edilmişti. Onu kullanırken başımda bir teğmen yere yatmış ateş ediyorduk. Bir teğmen omzuma dokundu, sen Mardinli misin dedi. Değilim dedim, Mardin’i görmemiştim bile. Ama mavzer kullanmasını biliyorum.

Daha sonra Soma’da dedem hacca gittiler anneannemle, ninemle ve dedem hacda öldü. Ve o sırada Kore harbi vardı, Kore harbinde dedemin durumu bayağı iyiydi. Bir teyzem işin başına geçti ve iflas ettik. İflas ettiğimiz gibi o zamanın parasıyla şöyle böyle 200 bin dolar falan da banka borcu oldu. Şimdi o tarihe kadar ninemi sadece yemeği sofraya getiren götüren, fazla konuşmayan bir insan olarak tanıyorduk. Nenem işi ele aldı. Dedem böyle ortalıkta gezen, öfkeli, bağıran, çağıran enerjik bir adamdı. Nenem ise gayet sessiz, hiç varlığıyla yokluğu belli olmayan bir insan. İşi ele alınca benden imza atmasını öğrendi, nenem eski harflerle gayet iyi okur-yazardı. Yeni harflerle okuyabiliyordu gazete, ama yeni harflerle yazamıyordu. Banka için imza gerekliydi, benden imza atmasını öğrendi. G. İnay yazardı, İ’nin noktasını hep alta koyardı eski Türkçe gibi, bozmadım bu imza diye. Bir anlamda onun sırdaşı oldum. Ondan çok şey öğrendim, nenem meğerse çok şey biliyormuş, anlatacağı müthiş şeyler varmış. Bana usul usul usul usul devamlı anlatırdı ve belli ki çok, ama çok anlatacağı, içinde tuttuğu şeyler varmış. Çok şey öğrendim.

Okulda kolay öğreniyordum. Tabii her eğitim sisteminde, bunu kabul etmek lazım, hele orta öğretimde sizi bir kalıba sokmak isterler, belli düşünce kalıplarını aşılamak isterler. Bu her ülkede beş aşağı üç yukarı vardır, az vardır, çok vardır, abartılmıştır vesaire, ama vardır, bu kaçınılmaz. Fakat öyle şeyler vardı ki bazen, size bir şeyler öğretiliyor, işte “Anadolu zümrüt çayırlarla dolu, gürül gürül akan berrak dereler” falan, gidip bakıyorsunuz, ya bir dakika burası Anadolu değil mi? Öyle, ama öyle değil. Tutmuyor. Peki ne olacak şimdi, bunu öğrendiniz. O zaman ben şöyle bir kolaycılığa kaçtım: Beynimde adeta iki yer ayırdım öğrendiklerime. Bir kısmı öğrendiğim, kabul ettiğim, o zamanki tabirle kerrat cetveli, 7 kere 8 56, o tamam, o doğru. Bir kısmı ise, öğretmen sorduğu zaman söylenmesi gereken şeyler; Evladım söyle bakayım Anadolu nasıl bir yerdir? … “Anadolu gür ormanları, zümrüt çayırları, gürül gürül berrak akan derelerle dolu, yer altı ve yer üstü zenginlikleri fevkalade bol bir yerdir”…. Tamam doğru. O ikinci kutu, ikinci sandık acil durumlar için kullanılmak üzere. Yani, üstünde yazıyordu: “Bu sınavda sorulduğu zaman bu işe yarar”. Bu, aynı uçağa bindiğiniz zaman anlatırlar, işte denize inersek işte bu can yeleğini böyle takacaksınız da şöyle üfleyeceksiniz çıktıktan sonra falan gibilerden, bu acil durumlarda kullanılmak üzere, onu öğrendim, çünkü okumak zorundayım, hoşuma da gidiyor, birtakım şeyler de öğreniyorum. Ama sadece sınavda gerekli olanları bir “aciller kutusuna” ayırt etmeyi pekala da öğrendim.

Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nu, müdür ceza veriyordu, şu veya bu şekilde çok eleştiriyorum sanmayın. Gerçekten iki tane çok iyi öğretmenim oldu: Aliye Öğretmen. Aliye Öğretmen bizi, birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar okuttu. Çok sevecen birisiydi, öğrencilerini devamlı teşvik eden, onlara biraz daha hızlı okumasını öğreten birisiydi. Sene başında, üç ortalı çizgisiz defter, 5 ortalı harita metot defteri alınacağını söylemek zorundaydı. O harita metot defterlerine ben bayılırım, çünkü kareli karelidir. Hiçbir zaman harita falan yapmazdık. Zaten o defterler de hiçbir zaman dolmazdı, ama almak zorundaydık. Onları kırmızı veya mavi kaplamak, etiket yazmak ve acil durumda kullanmak üzere çantada taşımak zorundaydık. Harita metot defterleri yılsonunda benim çok işime yarardı. Harita metot defterleri harikaydı, onunla amiral battı oynarsınız, başka neler neler yaparsınız… Ben genellikle kalyon, kadırga resmi falan yapardım.

Ondan sonra dördüncü sınıfta bir öğretmenimiz geldi ve sınıf olarak, istemeden, bir skandala karıştık. Öğretmenimiz bir pazar günü içinde iki erkek, bir kendisi, bir de bir başka kadın olan özel arabayla denize uçtu ve öldü. O zamanlar ‘Boğazda denize arabayla uçmak çok modaydı’. Herkes sadece okulda değil, semtte de onlar işte o öğretmenin öğrencileri diye bizi göstermeye başladı. Halbuki bizim bu işte hiçbir kabahatimiz yoktu. Vefat eden öğretmenimizin yerine Fatma Hanım geldi. Fatma Hanım, fevkalade disiplinli, ama gerçekten çok iyi öğreten, öğrencilerini koruyan bir öğretmendi.

İlkokulu bitirdikten sonra koleje gittim. Taşındık zaten. Yine mahalle vardı ama yangın yerleri yoktu. Onun yerine boğazdaki tepeler vardı. Mahallede bir sürü arkadaşım oldu. Kolejde de Nişantaşı-Büyükada dediğimiz farklı bir çevreyle karşılaştım. Yani, bu çevre kışları Nişantaşı’nda oturur, yazın genelde Büyükada’ya giderlerdi. Bunlar sınıf arkadaşlarım olmasına rağmen bana garip geliyordu. Mesela bir arkadaşım bana babasını nasıl ikna edip kendisine beyaz smokin ceketi aldırdığını anlattı. Smokin denen şeyi biliyordum, babamın vardı. Yılda bir defa giyerdi ve karayağız bir penguene benzerdi. Bunun bir de beyazı varmış, bu benim garibime gidiyordu. Ama İngilizce öğrendim. Anneme gelen Time Life dergilerini, Agatha Christie’nin bütün polisiye romanlarını, Çehov’un Rusya’dan İngilizce’ye çevrilmiş hikayelerini vs. okumaya başladım. Bu bende yepyeni bir ufuk açtı. Dil hakikaten müthiş bir şey.

Burada denizi tanıdım. Yüzmeyi, balık tutmayı, midye çıkartıp temizlemeyi, çıkardığımız midyeleri bir kalınca karton üzerinde kurutup izmarit yemi yapmayı, izmarit tutmayı, çapari bağlamayı, sandala kalafat yapmayı, macun çekmeyi, boyamayı öğrendim. Sürekli bozulan ve parçaları da olmayan her türlü deniz motorunu tamir etmeyi öğrendim. Böylelikle bayağı iyi motor tamircisi oldum. Boğazdaki her türlü akıntıyı öğrendim. Hangi havada nerede ne balık çıkacağını ve Karayel’de Boğazın -Ocak ayında mesela- suları adam akıllı yeşerdiği zaman Kandilli burnunun altında tonaz atıp nasıl çinekop tutulacağını öğrendim. Malta taşından kalıp yapıp kurşun zoka dökmeyi öğrendim. Bunların hiçbirini okulda öğrenmedim, ama bunlar da eğitimimin bir parçası oldu.

O sıralarda kızlar hakkında da bir şeyler öğrenmeye başladım. İngilizce veya Türkçe fark etmeden şiir okumaya başladım.

Kolej enteresan bir okuldu. Bir yanda Türk öğretmenler, bir diğer yanda da genelde Amerikalı olan yabancı öğretmenler de vardı. Türk öğretmenlerin bir kısmı orada olmaktan çok memnunlardı ama bir yerlerden de üzerlerinde sanki bir baskı vardı. Çünkü burası Amerikan okuluydu ve Türk öğretmenler kontrol mekanizmasının parçası gibiydiler veya kendileri öyle hissediyorlardı. Türk öğretmenler, Türkçe, tarih, coğrafya gibi derslere geliyorlardı. Onlardan öğrendiğimiz büyük çoğunlukla ilkokulun devamı gibiydi. Ama bir de garip ikilem vardı. Mesela edebiyat dersinde kimi Türkçe öğretmenimize göre divan edebiyatı esasında son derece dejenere bir edebiyat, ne varsa halk edebiyatında vardı, onu öğrenmeliydik. Divan edebiyatını bir tarafa bırakmalıydık. O saray edebiyatıydı, tamamen dejenereydi ve bitmişti. Ertesi yıl başka bir öğretmenimiz gelirdi, bize aruz vezninin bütün inceliklerini öğretirdi. Halk edebiyatı hakkında fazla bir şey söylemezdi ama sessizce hissederdik ki halk edebiyatı küçümsenecek bir edebiyattı. Okumaya çok düşkün olduğun için elime ne geçerse okudum. Hiç fark etmedi; Yunus Emre, Baki, Fuzuli... Anladığım, anlamadığım her şeyi okudum.

Bazen sınavı yapmaya Ankara’dan mümeyyiz geliyordu. Mümeyyizin halk edebiyatını mı divan edebiyatını mı desteklediğini bilsem soruyu yanıtlamam kolay olacaktı. Bu noktada zorlanıyorduk ama açıkçası öğretmenlerimiz bu konuda yardım ediyorlardı.

O dönemlerde Reşat Nuri’nin hemen hemen her kitabını okudum. Bir de babam iki tane yazarı bana tanıttı: Bir tanesi Yaşar Kemal, diğeri Aziz Nesin. Onları büyük bir zevkle okudum.

Özellikle tarih dersinde bazen birtakım gariplikler oluyordu. Ortaokuldaydı sanırım, bir gün bir arkadaşımız “Hocam, Selanik şu tarihte alındı diyorsunuz ama 19 sayfa önce Selanik bundan çok daha önce alındı yazıyor, nedir bu” dedi. Hoca şöyle baktı falan, hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine arkadaşımız sorusunu yineledi. Hoca “Kitap ne yazıyorsa o doğrudur” dedi. Hoca kötü baktığı için arkadaşımızı susturduk, “Neden böyle sorup duruyorsun? Şimdi çıkıntılık yapıp durma, senin yüzünden hepimiz ceza yiyeceğiz” dedik. Arkadaşımız, boyumuza bakmadan yaptığımız konuşma tarzıyla, “Ya beyler, biz ha babam Selanik’i alıp duruyoruz, nedir bu dedi, ben bunu anlamaya çalışıyorum” dedi. İşte onun acil durum paketi eksikti ve böyle eksiklikleri gidermek gerekiyordu. Tarih dersinde yine meşhur Birinci Dünya Savaşı sonucu vardı. Biz her cephede galip gelmiştik. Benim dedem, Sarıkamış’a gidip dönemediğine göre, maalesef o galiplerin içerisinde değildi. Ama müttefiklerimiz yenildiği için biz de yenik sayılmıştık. O tarihlerde güreş falan vardı, bazen tuşla bitmezdi, puan verilirdi. Sanki I. Dünya Savaşı’nın sonucu da böyle bir şeydi!

Diğer taraftan çok iyi Türk hocalarımız da vardı. Mesela tarih hocamız Faruk Kurtuluş, canımızı da çıkarmasına rağmen, tarihin ne demek olduğunu da öğretti. Çoğu zaman yorumlarını şöyle derdi: “Kapatın o kitabı şimdi beni dinleyin”. Ayrıca ilave ederdi “Bu anlattıklarımı mümeyyiz sorarsa da söylemeyin.” Ondan gerçekten de büyük bir zevkle tarih öğrendik. Çok kolay öğreniyordum, balık tutmaya, denizle uğraşmaya, kitap okumaya, futbol oynamaya vaktim kalıyordu. Futbol, basketbol, voleybol, atletizm ile uğraştım. Bu spor dalları içinde en ciddi olarak atletizmle uğraştım. Hiçbirinde formel bir eğitim almadığım için çok üzülürüm. Oyun önemliydi benim için yani öğrenmeye pek fırsatım yoktu. Halbuki ciddi antrenörün elinde olsam belki biraz daha zevk alabilirdim, daha da iyi oynardım. Sporu büyük zevkle yaptım, hiçbir zaman iddiacı olmadım, ama keyifle de yaptım.

Bütün bunların içerisinde matematik yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Matematiğin hoş bir tarafı vardı. Acil durum kutusu yok, öğreniyorsunuz ve orada duruyor. Hani mümeyyiz sorarsa 7 kere 8’e 56’ysa 56 diyorsunuz. Bu benim için güzeldi ve hoşuma gitti. Ama garip bir matematik müfredatımız vardı. Mesela bir yıl bize logaritma ve trigonometri cetvelleriyle hesap yapmasını öğrettiler, “Çünkü, siz mühendis olacaksınız” dediler. Neden biz mühendis olacaktık bilmiyorum. Böyle deli gibi hesap yaptık, tatsız tuzsuz bir şeydi. Bir sömestr aldığım geometri dersi beni matematikçi olmak konusunda bayağı ciddi düşündürdü.

Peki, ben ne olacaktım? Okuyacağım tabii, üniversiteye gideceğim. Sayısalcıyız da… Ne okuyacağıma ve nerede okuyacağıma henüz karar vermemiştim. Annem için nerede okuyacağım çok basitti, tabii ki kendisinin de eğitim gördüğü Amerika’da okuyacaktım. Nedense anneler ve babalar kendileri ne yaptıysa çocuklarının da onu yapmasını isterler. Babama göre ise tabii ki Almanya’da okuyacaktım. Ne okuyacağım münakaşası daha yoktu. Güler Hanım söylediği gibi, gemi inşaatı, matematik veya arkeoloji okumak istiyordum. O sırada okuduğum birtakım kitaplardan etkilendiğim için arkeolojiyi düşünüyordum. Ne Amerika’ya gittim, ne de Almanya’ya, güzel bir ortalama yaptım ve İngiltere’ye gittim. Öyle bir yer seçtim ki istersem matematik bölümüne yazılabilirdim, istersem birinci yılın sonunda gemi inşaatına geçebiliyordum. Arkeolojiye geçmem zordu. İngiltere’ye gitmek bana paramı kullanmasını, biraz biraz yemek yapmasını öğretti. Birçok başka milletten insan tanıdım. Kaldığım yurtta Amerikalı, Jamaikalı, Nijeryalı, İsveçli, Norveçli, İzlandalı, Yunanlı, bir sürü arkadaşım oldu. Birbirimizden de o kadar fazla farkımız olmadığını gördüm. İngiliz eğitim sisteminde de formel dayağın ciddi bir yer tuttuğunu öğrendim.

İngiltere’ye döviz imtihanı ile gittim. Milli Eğitim Bakanlığının açtığı imtihana giriyordunuz. Eğer bunu kazanırsanız yurt dışında okumak, için aileniz size, legal olarak, sabit kurdan her ay bir para transfer imkanı bulabiliyordu. Bu imtihana girdim ve kazandım. Ailem her ay 41 sterlin yollama hakkına sahipti. İmtihana kendi okulumdan başka okullardan bir sürü insanlar girdik. Sınavda beş tane çok zor matematik problemi vardı. Anlaşılan böyle sosyoloji tarih okumaya falan dövizle öğrenci falan gitmiyordu. Bir de bir kompozisyon vardı, iki sayfayı geçmeyecek şekilde, yurt dışında okumak isteme nedenlerini yazıyordunuz. İmtihandan çıktıktan sonra konuştuğumuzda öğrendim ki herkes o kompozisyonda Tevfik Fikret’in Promete şiirini kullanmıştı. Promete, yani Prometheus, Yunan mitolojisindeki Tanrılardan biridir. Prometheus, büyük tanrı Zeus’un yasaklamasına rağmen, ateşi çalıp insanlığa hediye ediyor. Bu şekilde insanlar ateşi kullanarak yemeklerini pişiriyorlar, kendilerini daha iyi koruyabiliyorlar, aydınlanıyorlar. Aydınlanmak, o zamanki tabiriyle “tenvir olmak”, çok önemli. Zeus bunun üzerine kızıyor ve Prometheus’u Kafkasya’da bir dağa zincirliyor. Öyle bir ceza veriyor ki; her gün bir kartal gelerek onun ciğerini didikliyor. Prometheus’un ciğeri gece iyileşiyor, ertesi sabah kartal yine geliyor, ciğerini gene yemeğe başlıyor. Prometheus zincire bağlı olarak böyle bir işkence görüyor.

Bu şiir, Prometheus, Tevfik Fikret’in şiiri hepimizi etkilemişti. Şöyle diyordu bu şiirde: “Yükselme asumane ve gülmek ne tatlı şey / Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa ey / Müştakı feyzinur olan ati milletin meşhur elektrikçisi aktarı Fikret’in / Yüklen getir ne varsa biraz meskenetiken / bir parça ruhu benliği idraki besleyen” Yani, git al getir. Nereye? Batıya. Kim getirecek? Prometheus. Şiir şöyle biter: “Gökten dehayı narı çalın kahramanını / Varsın bulunmasın bilecek namı şanını” Prometheus’un kim olduğunu bilmeseniz de olur, yeter ki o görevini yapsın.

Esasında Promete, Tevfik Fikret’in Haluk isimli oğluna yazdığı şiirler arasında değildir. O şiirlerden bir tanesinde ise bunu çok daha açık anlatıyor ve çok daha hepimizin anlayabileceği bir dilde, fazla sanat yapmadan yazılmış. Şöyle diyor: “Ne bulursan bırakma, sanat, fen, itimat, itina, cesaret, ümit, hepsi lazım bu yurda, hepsi müfit / Bize bol ziya kucakla getir, düşmek etrafı görmemektendir” Ziya gelirse etraf aydınlanacak, önümüzü, etrafımızı göreceğiz.

Hepimiz bunu yazmıştık, bunu kullanmıştık, bu tema üzerinden gitmiştik. Hepimiz bunda samimi miydik, yoksa bunu okuyacaklar bundan hoşlanır diye mi yazmıştık doğrusu bilmiyorum. Ama ben samimiydim galiba. Çünkü ben Prometheus adayıydım. Annem de babam da Prometheus adayı olarak gitmiş. Yıllar sonra şunu gördüm: Babam Balkanlar’dan gelen matematikçi dostlarıyla İstanbul’da buluştular. Bunlar Bulgar, Yugoslav, Romen, Yunanlı matematikçilerdi. Babam hepsini Almanya’dan tanıyordu. Hepsi de Prometeyüs olarak oraya yollanmış. Annem ve babam doktoralarını aldıktan sonra geri dönmüşlerdi. Ben de doktoramı aldıktan sonra hiç tereddüt etmeden geri döndüm. Ama Türkiye’de hep şu vardır değil mi, hep şu söylenir: “Biz adam olmayız”. Bakın ben adam olmam diye bir laf, ben duymadım. Sen adam olmasın çok duydum, onun sonunda kavga çıktı. “Biz adam olmayız” lafına bayılırız. Biz derken de, kendimi biraz dışarıda tutuyorum. Yani esasında kastettiğim; “Siz adam olmazsınız”. “Herkes gider aya, biz kaldık yaya”, “Biz ne zaman adam olacağız” vs. bunları konuşup hüzünleniriz. Hüznü çok severiz. Hüzün demli çayın yanında da çok iyi gider, rakının yanında da çok iyi gider, nefis bir mezedir! Ne oluyordu yıllarca? Prometheus adayları gidiyordu, geliyordu, bir şeyler getiriyordu. Etraf aydınlanmıyordu, büyük ve ani değişiklikler bekliyorduk ama olmuyordu. Belki de bunun için bizim müzemizdeki, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki şu sırada olan sergiyi gezmekte yarar var. Şimdi orada da Türk resminin batıya yönelişini, 70 yıllık serüvenini görebilirsiniz. Resme kabiliyeti olduğu düşünülen gençler genelde Fransa’ya yollanmış. Gitmişler bir şeyler öğrenmişler, Türkiye’ye gelmişler. Osmanlı’nın son dönemlerinde veya Cumhuriyetin ilk yıllarında resimler yapmışlar. Bu serginin yanında bir başka sergi daha var. Portekizliler de aynı dönemde devlet bursuyla Fransa’ya gitmişler, kimi zaman aynı hocalardan dersler almışlar dönmüşler. Bizim üstatlarımız Boğazı resmederken, onlar da Lizbon limanı ve Tagus nehrinin resimlerini yapmışlar. Bizde resim kültürü bu gayrete rağmen neden patlamamış? Ateşi alıp getirdiğinizde onu koyacağınız bir yer olması gerekiyor. Bir ateşi saksının içerisinde, bir kavanozun içerisinde tutamazsınız. Bir fidanı dikeceğiniz toprağa bakarsınız, hazırlarsınız, sularsınız. Yoksa tutmaz fidan, kurur gider. 19. yüzyıl, 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da resim yapan insanlar vardı. Ama bunlar çok dar bir çevre için resim yapıyordu. Ne bir sanat galerisi, ne müze, ne de resme meraklı, resmin ve güzel sanatın ne olduğu öğretilmiş bir insan grubu vardı. Lizbon ve Atina için de durum farklı değildi. Bir de buna bizim iklimimizde reaksiyon oluyor: “Neden biz minyatür sanatını, tezhibi bıraktık da batıya, “gavuristan”a ressam yolluyoruz? Neden onları taklit etmeye hangi alanda olursa olsun, oraya gidip bir şeyler getirenlerin de morallerini mutlaka sarsıyordu. Ben bu bakımdan şanslıydım. Ne annem, ne de babam hiçbir zaman, Türkiye’de olmaktan hangi şart altında olursa olsun burada matematik yapmaktan veya fizyoloji yapmaktan, fizyoloji öğretmekten, araştırma yapmaktan şikayetçi olmadılar. Çok zor şartlar altında yaptılar. Annemin bir aletinin parçasını bulmak için 250 sterlinlik bir para bulduğu zaman çok mutlu olduğunu hatırlarım. Ben bu bakımdan şanslıydım. Dolayısıyla hiçbir zaman, hayatımın hiçbir döneminde “biz adam olmayız”, “ne olacak bu memleketin hali”, “bu halk cahil” gibi lafları söylemeyi öğrenemedim ve reddettim.

Acil durumlarda kullanılacak olan bilgileri bir tarafa koymanın yanı sıra, her çocuk gibi, her genç gibi ben de hayal kurdum. Hayallerimin bir kısmı o şanlı tarihimizde, yani tarihimiz çok güzel yazılır hele o dönemki okul kitaplarında, gayet gıcır gıcırdır, pırıl pırıldır, leke ilacıyla bütün lekeleri çıkartılmıştır, ütülenmiştir... Ama yine de birtakım hatalar vardı. İşte o hataları ben düzelttim hayalimde. Mesela, hiç sevmediğim bir şey bu şehzadeler arasında taht kavgası, çok ayıptı, bunun olmaması lazımdı. Ben bunu hayalimde düzelttim. Şehzade Cem’i Gedik Ahmet Paşa’nın yanına, İtalya’ya yolladım. Beyazıd burada Sultan olarak devam etti. O orada zaman içerisinde Pulya’dan Sicilya’ya atladı, kendisine orada bir sultanlık kurdu. Hatta kökeni Türkçe olan Etrüskçe’yi de tekrar canlandırıp, Etrüskçe bir divan bile yazdı. Bunlar kolay şeyler, hayalinizde bunları yapabiliyorsunuz. Keza yine Korkut’la Selim arasındaki o şehzade kavgasından da hiç hoşlanmadım. Şehzadeliği sırasında denizcilere çok yardım eden Korkut’u denizaşırı yolladım. Cezayir’de kendi başına sultanlık kurdu. Böyle şeyleri hallettim, bunlar zor olmuyordu.

Tarihimizde canımı sıkan başka olaylar da vardı. Nereden çıktı Bu Ankara Savaşı? Timur da Türk, biz de Türküz. Arabuluculuk yaptım. Zordu biraz, 20 Temmuz akşamı sıcaktı, Osmanlı ordusu böyle bir sarsılmıştı falan ama dağılmamıştı. Timur’a yardımcı oldum, onun bacağı aksar biliyorsunuz, hele böyle savaştan sonra daha da aksarmış. Koluma girdi, yardım ettim, götürdüm. Beyazıd’la konuştular, anlaştılar. Ertesi gün iki ordu beraber namaz kıldı. Hatta yanlışlıkla, Yıldırım’ın ordusundaki Sırp tüfekçiler de namaza katıldılar. Sonra Timur Orta Asya’ya geri döndü, bu iş de böylece halloldu. Hayal kurmak güzeldir, hoştur, insanın birtakım şeylerden kaçmasına yardımcı olduğu gibi bazı zenginlikler de katar.

Zamanla bir üniversite hayal etmeye başladım. Öyle bir üniversite ki, gerçek bir üniversite, Türkiye’de olacak, bir dünya üniversitesi olacak, disiplinlerin kalın duvarlarıyla bölünmemiş olacak, özgür bir tartışma ortamı olacak ve öğrencisiyle, öğretim üyesiyle, herkes birlikte çalışacak, araştıracak, öğrenecek, öğrendiğiyle asla yetinmeyecek. Böyle bir üniversite hayal etmeye başladım. Burada bir bakıma şanslıymışım. Başkaları da böyle bir üniversite hayal ediyormuş. Rahmetli Hacı Sabancı, Sakıp Sabancı, Güler Sabancı, Sabancı Ailesi, Sabancı Üniversitesi’nin kuruluşu için arama konferansına katılanlar, daha sonra tasarım komitelerindeki akademisyenler beraber çalışmaya başladık. Hepimiz benzer şeyler hayal etmiştik, hayallerimizi daha da şekillendirdik, daha da somutlaştırdık, gerçekleştirmeye başladık. Türkiye’de bir dünya üniversitesi olacak, özgür bir tartışma ortamı sağlayacak, öğrencisine düşünce kalıplarını zorla giydirme değil, düşünmesini, tartışmasını, uygarca tartışmasını öğretecek. Medeni cesaret sahibi ve kendine güvenen bireyler olarak yetişmesini sağlayacak. Ayrımcılık yapmayacak, ne disiplinler arasında ayrımcılık yapacak, ne cinsiyete, ırka, inanca veya inanmama biçimlerine dayalı ayrımcılık yapmayacak. Hep beraber böyle bir üniversite hayal ettik, ürünlerini ortaya koymaya başladık. Binalar ortaya çıkmaya başladı. Ama doğrusu 1999 yılı Ekim ayı gelip de ilk öğrencilerimiz heyecanlı, ürkek, bir şekilde Bilgi Merkezi’nin ortasında dizildiklerinde, bu hayaller gerçek olmaya başladı; burası. Onun için hayal etmeyi de öğrenin, iyi bir şeydir.

Beni dinlediğiniz için çok çok teşekkür ederim, sağ olun.